Bugün, 13 Nisan 2021 Salı


Yazarın Diğer Yazıları


Sefa BAYRAMİÇ


YİNE DOKSANLAR

Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde.


Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde. Pireler berber iken, develer tellal iken, ben doksanbeş yaşındaki anneannemin beşiğini tıngır mıngır sallar iken televizyonlarda Serdar Ortaç ve Yonca Evcimik sağa sola oynar iken. *** Hayatımın taş devri dönemlerindeydim. Televizyon kumandası henüz yeni icat edilmişti. Tüplü televizyon vardı. Her nerede olursan ol TRT’yi çekerdi ama özel kanalları bulmak için babamın çatıya çıkması, antenle sağa sola oynaması, çatıdan bizim balkona seslenerek benimle eşgüdüm sağladıktan sonra gerekli sinyalleri alacak yönde anteni sabitleyip ayarlaması gerekirdi. Bazen bu eski televizyonlar çalışmıyordu, böyle durumlarda kafasına bir tane patlatınca düzeliyordu. Kimin icat ettiğini bilmediğim bu yöntemi ben de çoğu zaman kullanmama rağmen bazı anlarda televizyon bu dayağa olumlu bir cevap vermez hatta tamamen bozulurdu. Günümüz emeklilerinin fethedip üzerine kule inşa ettiği feysbuk o zamanlar henüz yoktu. Sonra ilerlemeler çok hızlı yaşandı. Ve bir gün bizim eve ranza alındı. (1.ranza dönemi M. Ö. 1100) F tipi hücremde ranza arkadaşım küçük kardeşimdi. Kendisiyle, kolalı beyaz yakalık takıp mavi ilkokul önlüğü giydiğim ve altıncı sınıf Türkçe ders kitabındaki serbest çalışma parçasının ne işe yaradığını bilmediğim dönemlerde yıllarca aynı ranzayı paylaşmıştık. ***   Bazen, doksanlı yıllardaki kazıkçı mahalle bakkallarının dördüncü kattan sarkıtılan sepete; ekmek, gazete ve gofret bırakması gibi ranzanın alt katına elimi uzatıp kardeşimden bisküvi dergi alıyordum. Gel zaman git zaman Serdar Ortaç’ın Karabiberim şarkısının klibi televizyonda gösterilirken ben de ödevlerimi bitirmek için uğraşıyordum. Bakıcımız Senem Abla, karnımız acıkınca, annemin dün akşam pişirdiği yemeklerden bize ısıtıyor. Biz de kardeşimle yiyorduk. Bazen de evin karşısındaki bakkaldan içinde taso olan cipsleri mıncıklama yöntemiyle tahmin ederek satın alıyordum. *** Öğlen okuldan geldikten sonra ödevler ve çizgi filmler arasında tercihimizi yaparken bir anda akşam oluyordu. Çocukken yazın akşam olmasını, kışın akşam olmasından çıkartın fark en az yüz küsür çıkar. (Yaz akşamı – Kış akşamı =120) Ne meymenetsiz ne sevimsizdi doksanlarda kışın akşam olması: soğuk, yorgun, ödevli. Hele bir de aylardan Ramazansa. Yere sini kuruluyor. Televizyonda Burhan Çaçan veya Özcan Deniz ezan okuyor. Soba bir yandan gürül gürül yanarken mercimek çorbası tabaklara konuluyor. Babam o zamanlar bıyıklıydı ve onun beyaz atleti vardı, bildiğin babaydı yani. Haberler başlamadan önce yüz bin kere izlediğimiz çizgi filmleri yeniden izlerdik: Suku-bi Dubi, Baks Bani, Jetgiller, Taş Devri... Sonra biraz televizyon izler yatardım. Gece biz uyurken sobanın kapağından çıkan alev parıltısı tavanda yankılanırdı. Kardeşim küçükken bu ışık parlamasından korkuyordu, sonradan milli eğitimin verdiği müthiş fen bilgisi eğitimi sayesinde bunun doğal bir şey olduğunu anladı. Geceleri ranzanın üst katındaki yatağımda, ezbere bildiğim namaz surelerini uykum gelene kadar içimden tekrar ederdim (Bunu babannem tembihlerdi) ve baş ucu tarafıma denk gelen pencereden gökyüzündeki yıldızlara bakardım. Kardeşim henüz küçük olduğu için mışıl mışıl uyurdu. Oysa alt katta olduğu için astronomi adına çok şey kaçırıyordu. Bense kendime bir şans yıldızı belirlemiştim. Gündüz okulda işler yolunda giderse yıldızımın şansına bağlıydı bu. Derken uyumuştum. Rüyamda okulun en güzel kızını, esir düştüğü yaratıkların elinden kurtarmak için Street Fighters’taki bütün adamları teker teker dövdükten sonra yine memleketime geri dönüyordum. Fakat henüz altıncı sınıfta olduğumuz için nikah düşmüyordu. Ve sabah oluyor. Her yer bembeyaz olmuş. Sular kesilmiş. Okullar tatil edilmiş. Lapa lapa kar yağıyordu. Pencereden karın yağışını izlemeye başladıktan bir süre sonra sanki yağan kar değil de oturduğumuz bina göğe doğru yükseliyor gibi hissediyordum. Ve bu göz yanılgısına altı yaşındaki kardeşim de şaşırıyordu.  Bu haftalık bu kadar. Sağlıkla kalın.