SEVDALININ KOKUSU
Tarih: 25.3.2017 09:48:16 / 450okunma / 1yorum
İrem ÇAVUŞOĞLU

Güneşten bakabilmek dünyaya.

Bir gözün görebileceği semadan, bir yüreğin görebileceği yeryüzü için yanarak bakabilmek.

Kalbinde güneş gibi yanan alevler, sözlerinde bulutlar gibi olan özgünlük, dilinde bir kuş gibi susmasını bilmeyen aşk.

Deniz fenerleri gibi yardım edebilmek..

Aslında rotası kayıp senken rotası kayıplara yön göstermek. Mevsimleri tek tek yaşayamamak.. Ayları birbirine karıştırıp eylülde ilkbaharı, aralıkta yazı, haziranda kışı yaşamak.

Kuyunun dibine düşmüş zincirlerin. Kurtulmaya çalışırsın, çabalarsın, istersin. Zincirine bir taş bağlar, defalarca dışarı atarsın sonra tırmanmaya çalışırsın ama nafile zincir tekrar düşer kuyuya. Korkarsın karanlıktan, yalnız kalmaktan, içindeki ıssızlıktan. İçinden seni sakinleştirmeye çalışan sesler yükselir, bir an korkarsın.

Sen güçlüsün, sen yaparsın, korkma ya da sen bunu hak ettin. Bu senin için az bile. Şaşırırsın, küçük bir korku daha kaplar içini. Hangisine üzülmeli, bunu hak edecek ne yapmış olabilirsin? Sonra karanlıktaki ışığı ararsın. İşte o an daracık kuyular kocaman evren olur sana. Ararsın, yorulmadan, usanmadan, sabırla. Sabır gerekir bazen..

Bazenleri değil her anında sabır gerekir.

Dünyayı dolaşan karınca için sabır gerekir.

Hakikate yükselen merdiveni ağır ağır tırmanabilmen için sabır gerekir.

Ezan sesiyle kalkıp geceye hoş geldin diyebilmen için sabır gerekir.

Bir annenin yavrusunu karnında dokuz ay taşıyabilmesi için sabır gerekir.

Gerçekleri görmek istiyorsan yıldızlara bakıp onları tek tek sayabilmen için sabır gerekir.

Annenin bedenine bir avuç daha toprak atman için sabır gerekir,o sevgiye ihtiyaç yüreğine sabır gerek.

Yaşlanıp ölümü beklemek için bile sabır gerek.

Bunun için düşünürsün, düşündükçe düşünesin gelir. Gecenin manzarasında ay, nasıl denize batar diye düşünürsün. Sokak sarhoşlarını düşünürsün. Boşluğa sorar gibi neden bu hale düştünüz sizler diye sorarsın. Onların kalbine inmek istersin ve öylesine indikçe inersin ki korkarsın, çıkasın gelir anında, kalbin kırılır, yalnızlaşırsın ve bu yüzden bir daha yaklaşasın gelmez onlara. Sokak lambalarına dalarsın. Gecenin yuvasına, kelebeklerin yuvası olan sokak lambalarına. O gece ne kadar kelebek varsa kendine bir sokak lambası sahiplenir ve sen, başını kaldırıp o küçük mutluluğa bakarsın. Birden güneyden gelen sıcak meltemler esmeye başlar saçlarının arasından. Estikçe kokusu gelir, onun kokusu,”Sevdalının Kokusu”.

Gülüşleri eser saçlarının arasından, çınlayıverir tüm söyledikleri kulaklarına.

‘Seni seviyorum´ deyişleri, ‘´Haziran´ım” deyişleri. Elini tutuşları gelir aklına sonra rüzgara kapılıp giderler. Bakışları gelir aklına, gözü yaşlı bakışları, dünyana ait olmak isteyen bakışları, merhametine muhtaç bakışları, sevinçten gülümseyen bakışları sonra gidişi gelir aklına, susarak seni terk edişi ve birden sen gelirsin aklına.

O an senin için yağar yağmurlar, tek tek süzülür gökyüzünden su tanecikleri. Bulutlar o an sana öyle fedakar davranır ki kırılmandan,boynu bükük kalmandan korkarak erinmeden yağarlar yeryüzüne, ağlayıverir senin gibi. Posta kutusundaki bekleyen mektubu sen mi almak istersin yoksa ben mi anlatayım? Tahmin etmiştim, yine biraz korkak ve biraz heyecanlı olduğunu belli etmekten çekinmediğin titreyen elinle yavaşça aldın mektubu. Kimdendi mektup, ne zaman yazılmış, kimin imzası vardı, sonuna hangi not düşülmüş, nasıl hitap edilmiş; her şey çok önemliydi senin için, sanki özenerek en sevdiğin kişiye atkı dokuyordun. Öyle itinayla yaklaşıyordun çünkü sevgili´nin mebtubuydu. Onun değişmeyen el yazısı, yine onun karmaşık imzası, yine onun aynı hitap şekli ´´Haziran´ıma´´, yine onun notu ‘´Hiç düşmeyecek Haziran yağmuru´nun altında ıslanarak sevdim seni´´.Her şey aynıydı, sadece tarih yoktu. Bu sefer olmadı, bitmedi mektup, devamı varmıydı ya da bir daha yazmayacak mıydı, bilmiyordun. Şimdi ağlayacaksın sanırım. Ama, ama sen yine aynı itinayla mektubu çantana attın ve yola koyuldun. Ne oluyordu, neden eskisi gibi değildin, bir değişiklik vardı, seni yazamıyordum, bu sefer seni yazamadım. Sonra şehrin dışındaki mezarlığa gittin ve bir bedenin önünde durdun. Onun ismi bile yazmıyordu ve sen yere eğilerek toprağını avucuna alıp uzunca kokladın. Yine o kokuyordu ‘´Sevdalının Kokusu´´. Bunu anlamamak elde değildi çünkü o koklayışın hiç değişmedi senin ve mektubun üzerine tarihini yazarak sanki bir kitap arasına saklar gibi toprağın arasına sıkıştırdın. Bir şey fark ettin mi, mezarının başında ne ana baba ismi, ne kendi ismi, ne de doğum ve ölüm tarihi yazıyordu. Sadece bir tahta üzerine yazılmış´´Haziran yağmurlarını seyrederek altında ıslanıyorum, Haziran´ım´´diyen bir yazı vardı. Yok artık! Vasiyeti bu olmuş olamazdı. Sonra sen toprağından bir avuç alarak içine çeke çeke kokladın ardından bir beze sararak çantandaki kutuya koydun. Sen artık her şeye alışmıştın, ölümlere, ayrılışlara, yazdığın o tarihe. Sen sadece neye alışamamıştın biliyor musun? Sarhoşlara.. Çünkü sen de sarhoştun. Kendine alışamıyordun ve sen o toprağa alışamamıştın, sen o kokuya alışamamıştın çünkü onundu her şey. Sen işte bu ikisine hiçbir zaman alışamadın. Neden biliyor musun? İçerken onun kokusunu daha da çok hissediyordun ve ikisini bir arada yapmasını beceremiyordun. Bu yüzden her defasında kokusunu duymayı, içine çekmeyi seçiyordun.

 Çünkü o ‘´Sevdalının Kokusuydu´´, bir avuç toprağın, o tarihini eklediğin mektubun, o sarhoşun, senin kokundu, senin hayatının kokusu. Çünkü o ‘´Sevdalının Kokusu´´ ydu.

Anahtar Kelimeler: SEVDALININ, KOKUSU
Okuyucu Yorumları (0 yorum)
Adınız Soyadınız *
E-Posta *
 
Telefon
Güvenlik *
Yenile
 
Yorumunuz *

anasayfa1
Bugün
15 °C
Pazartesi
13 °C
Salı
12 °C