Bugün, 15 Temmuz 2020 Çarşamba

Yazarın Diğer Yazıları


Resul SES


RAFA DEĞİL ARŞA KALDIRACAĞIZ (1)

Türk milletini oluşturan unsurların binlerce yıldan bu yana gelen yolculuğunun duraklarından veya birkaç yılından birini millet olarak yaşıyoruz.


Türk milletini oluşturan unsurların binlerce yıldan bu yana gelen yolculuğunun duraklarından veya birkaç yılından birini millet olarak yaşıyoruz. Yaşamayı olağandan ziyade değiş-ken bir kavram olarak ele alırsak bunun somut uygulamaları da hemen kendini gösteriyor. Nesiller arasında bu boyutta ciddi açıklıklar oluşmaya devam ediyor. Bunu hayatın çeşitli alanlarında fark etmek mümkün ancak ben bugün bunu bir olay üzerinden irdelemek istiyorum. Bu olay herkesin malumu olan ancak ismi dâhil birçok noktada mutabakatı bulunmayan Türkçülüğün 1944 sürecin-de karşılaştığı zorluklar.

Nereden nereye?

Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin kuruluş sürecinde etkin rol oynayan Türkçülük fikri başta Gazi Mustafa Kemal Atatürk olmakla birlikte çoğu insan tarafından doktrine edilerek sistemde ve hayatlarda inkişaf ettiril-miştir. Ancak akabinde ülke sınır- larımızın dışında, dünyada meydana gelen olaylar ve değişmekte olan genel konjonktür öteden bu yana kuruluş, kurtuluş ve yaşamak için olmazsa olmaz elzem ihtiyaçların başında gelen Türkçülük adını tekrar dimağlara kazımaya kararlı görünmekteydi. Yeni devletin kurulmasıyla birlikte toplumda, özellikle de gençler arasında Türkçü hassasiyet ciddi manada bir ekol oluşturmuştu. Türkçülüğün gerektirdiği idealist ve fedakar ruhu kendi dönemlerinde yaşamış insanlar onu el üstünde tutarak kendi hayatlarında ve devlet yönetiminde vazgeçilmez bir argüman ve ruh olarak görüyorlardı. Böyle görmeleri de aslında boşuna değildi. Dönemin Başbakanı Şükrü Saraçoğlu bir beyanında aynen şunları söyle-mişti: "Biz Türk"üz, Türkçüyüz ve daima Türkçü kalacağız. (Mecliste alkış ve bravo sesleri) Bizim için Türkçülük bir kan meselesi olduğu kadar ve laakal o kadar bir vicdan ve kültür meselesidir. Biz azalan veya azaltan Türkçü değil, çoğalan ve çoğaltan Türkçüyüz. Ve her vakit bu istikamette çalışacağız."

İhtar ve yargılama

Yaşamlar ve beklentiler bu seviyelerde ilerlerken dönemin hükü-meti içerisinde komünist eğilimler ve vatana ihanet boyutunda uygulamalar olduğunu gören ve daha sonraki süreçte de ismini sıkça duyuracak olan Hüseyin Nihal Atsız durumun izahı ve yol açacağı tehlikeleri işaret etmek için dönemin başbakanına

Orhun dergisinden açık mektuplar yayınlar. Bu mektuplarda özellikle dikkat çektiği Sabahattin Ali ve Hasan Ali Yücel isimlerinin komünist tutumlar içerisinde bulunduklarını söylerken kendilerinin vatan hainliği yaptığını ve milli eğitimin içerisinde bulunmamasını önermiştir. Ardından Hasan Ali Yücel ve Falih Rıfkı Atay'ın teşvikleriyle birlikte Sabahattin Ali tarafından Atsız'a hakaret davası açılmıştır. Açılan bu davayla birlikte bir döneminde fitili ateşlenmiş ve Hüseyin Nihal Atsız'ın yargılandığı    ikinci duruşma günü olan 3 Mayıs 1944’te gençlerin gösterdiği aşırı ilgi ve yürüyüşler artık önüne hiçbir şekil-de set çekilmeyecek bir akınında habercisi olur nitelikteydi. Bu yürüyüşler esnasında tamamen kurgu olan sözüm ona adalet tiyatrosunun(!) yazarları tarafından polis ve Türkçü gençler karşı karşıya getirilmiş ve tutuklamalar gerçekleşmiştir. Sabahattin Ali-Atsız davasının ilerleyen sürecin de bu iki kutup ismin etrafında da kitleler şekillenmeye başlamıştı. Ardından dünyanın sürekli değişmesiyle birlikte, Almanya'nın kaderi bir nevi Türkiye'deki mahkemelerinde sebebi ve tetikleyici unsuru olmaya başladı. Yükselen komünizm fikri karşısında daha fazla direnç gösteremeyen yöneticiler bunun dışında kalmadı. Özellikle de Türkçülük çer-çevesindeki her fikri, sözü ve kişiyi tehlike olarak görmeye başladı. Bir sonraki açılan davada sayılar çoğa-larak hükümetin ve mahkemelerin tutumu Türkçülerin bağrına hançer gibi inmeye devam etmiştir. Dönemin Cumhurbaşkanı İsmet İnönü tarafından Rusya'ya yaranmak için adeta bir karalama kampanyasına dönüşecek olan o yakıştırma yapılmış, işken-celerin ve türlü akıl almaz uygulamaların yapılacağı canice psikolojik baskılara sebep olacak davanın adını "Irkçılık-Turancılık davası" olarak zikredilmiştir. Irkçılık-Turancılık dava-sı olarak anılan dava şu 23 sanıkla başladı: "Zeki Velidi Togan (10.01.1890-26.07.1970), Hasan Ferit Cansever (1891-29.06.1969), Hüseyin Nihal Atsız (12.01.1905-13.12.1975), Alparslan Türkeş (25.11. 1917- 04.04.1997), Nejdet Sançar (01.05.1910-21.02. 1975), Fethi Tevetoğlu (31.01.1916- 27.11.1989), Orhan Şaik Gökyay (16.07.1902-02.12.1994), Reha Oğuz Türkkan (1920- ), Hüseyin Namık Orkun (1902-23. 03.1956), Sait Bilgiç (01.07.1920-13.08.1988), M. Zeki Özgür (Sofuoğlu, 24.07.1922, İsmet Tümtürk (06. 06.1916-26.02.1998), Hikmet Tanyu (09.01.1918-07. 02.1992), Hamza Sâdi Özbek (01.03.1914-06.11.1971), Muzaffer Eriş (26.01.1915-02.03.1996), Cebbar Şenel (01.07.1922-07.02.1995), Nurullah Barıman (1919-2006), Cihat Savaşfer (?-?), Fazıl Hisarcıklı (1919- 01.09.1973), O. Yusuf Kadıgil (?-?), Fehiman Altan (Tokluoğlu, 1922- ), Cemal Oğuz Öcal (1913-1971), Saim Bayrak (1916- ?), [Sanık olması öngörülen fakat Almanya'da bulundukları anlaşılan Doğu Türkistanlı Nuriman Karadağlı ve eşi Ahmet Karadağlı`nın ile adresi bilinmediği için kendisine ulaşılamayan Heybetullahİtil'in dosyaları ayırılmıştı. H. İtil, duruşmalara ve sanıklar arasına daha sonra, 24. sanık olarak, katıldı.]1