Bugün, 23 Ocak 2021 Cumartesi


Yazarın Diğer Yazıları


Reşit AKDAĞ


NE YAPMALI?

“Bütün Türkler birleşsin!” diyen arkadaşlarım var, tanımadıklarım da dâhil.


“Bütün Türkler birleşsin!” diyen arkadaşlarım var, tanımadıklarım da dâhil.

“Bütün Müslümanlar birleşsin!” isteyenler de var.

Her iki yığın kendi içinde homojen olmadığı gibi, içinde bulundukları toplumlarda “uçta” sayılmaktan da kurtulamıyorlar.

Yani bir milliyetçi bir diğerine benzemiyor, kezâ her bir ümmetçi omuz omuza verdiği öbürlerinden oldukça değişik, evlat bile değiller kucağında yaşadıkları toplumda, belki biraz üvey.

“Birleşmek hayal!” desek kızar mısınız?

Birbirine benzemeyenleri birleştirecek ve birleşenlerin her birinden daha farklı ve ayrılmaz/ayrışmaz bir ürünü ortaya koyacak olan “maya”dır, laf değil.

Maya, bilgelikten mamûldür, marifetten, irfandan.

Unsurları bir araya getiren veya bir araya gelmelerini anlamlı kılan işte maya ile dönüşecekleri beklenen kimliğe dâir nitelikleridir.

Bizim kimliğimizin üç temel esası için birbiriyle akraba veya ilişkili, neticede belli ve belirli ayaklar isim isim sayılabilir.

İnşâ edilen kimlik yolu ile medeniyetin ihyâsının da öyle üç esası yahut ayağı vardır.

Bunları vaktiyle çok kereler yazdık, konuştuk, anlattık, yeni bir tekrara girmeyelim.

Fakat fenerimizi yakıp hakikati arar gibi yaparak etrafı biraz ışıtalım:

Şimdi bir eski eserlere bakınız, meselâ camilere, size verdiği huzura, sadelikten fışkıran estetiğe…

Bir de yenilere…

Yenilerdeki ihtişama ama o ihtişamda sizi boğan rüküşlüğe, insanın yüreğine batan dikenli teller misâli hödüklüğe, içinizi sıkan medeniyet düşmanlığına.

Mimar Sinan'ın elindeki taş, Selimiye'ye, Süleymaniye'ye dönüşmüşken bugün neden başaramıyoruz?

İstanbul paganların yönetiminde iken son 25 yılda Müslümanlar eliyle dönüştürüldüğünden daha güzeldi, değil miydi?

Yesevî bilgeliğinde bir şeyin gönle nakşedilmesi, gönülden de taşa üflenmesi için gönlün de ilim ve ilhamı almaya müsait olması gerekiyor belli ki.

Özetle, ruhu, karakteri, kimliği olan şehirlerin kadim mimarları (tıpkı maliyeti karşılayanlar gibi) inşa değil âdeta ibadet ediyorlardı.

Sanatkârın; taşa, kâğıda, suya, ahşaba, demire işlediği güzellik, zarafetinin yanında O’na kulluğu ve varlığın sırrını hatırlatırdı.

Tekrar sorayım: İstanbul son 25 yılda neye benzedi, cevabınız var mı?

Bi dakka, bi dakka!

Sorun ne dinde ne de din adamlarında.

Azizim, camilerin tuvaletleri neden girilmez hâlde, suç din görevlilerin mi gerçekten?

Din simsarlarının rehberliğinde pisliğe batmış durumdayız, uyuyoruz nitekim, oyunda oynaştayız, eğlencedeyiz.

Hata, günah; Türklükte, kimlikte değil ama (isterse laf ile azılı savunan olsun), kimliksizleşmekte.

Umut iken esir ve kullanışlı ahmak olmuş Cem Sultanların ruhlarını besleyen bütün kaynaklara zehir bulaşmış, düşman asla uyumuyor, eli her ân tetikte, kendi planı ile birlikte bizi alt edecek hamleleri de tıkır tıkır işlemekte.

Evet, ne yapmalı?

Taze bir gusül önce!

Bilgiye dayalı düşünmeye, bilgeliğe değer vermeye, estetiğe ve ilme yönelmeli.

İnsanı inşâ ve Hz. İnsan’ı ihyâ için meşru bütün yol ve yöntemler seferber edilmeli.

Düşman iyiden iyiye tahlil edilmeli, bizim mahallenin en kuytu köşelerine kadar nasıl sızdığı ve denetimi ele geçirdiği anlaşılmalı, bataklık kurutulmalı.

Yerli ve milli işbirlikçiler derhal tespit ve ifşa edilmeli, şaşaalı törenlerle veda geceleri düzenlenmeli.

Şaşaalı derken, asırlar geçse bile unutulmayacak şekilde uğurlanmalılar demek istedim.

Siz anladınız gerçi.

Marifet iltifata tâbidir, marifete göre iltifat da mütenasip olarak değişir.

Türkler birleşsin veya ümmet birleşsin demeden önce Türk kim, Müslüman kime derler, onlar netleşsin.

Kimseye para mara sormuyoruz amma, gemide kim var, nereye gidiyor, bilelim azizim.