Bugün, 23 Ocak 2021 Cumartesi


Nadir aktaş
25.11.2020 10:54:57
Ellerinize sağlık hocam o kadar keyifle okudumki beni ögrencilik yıllarıma götürdü demekki bu hepimizin ortak noktalarinoktaları saygılar

Yazarın Diğer Yazıları


Sefa BAYRAMİÇ


GÜNAYDIN ÖĞRETMENİM

Peynir, zeytin, yumurta, ekmek ve çay.


Peynir, zeytin, yumurta, ekmek ve çay. Biraz helva bazen de bal. O zamanlar henüz küçük bir çocuk olduğum için sabah kahvaltısında yumurta yenildiğini henüz yeni öğrenmiştim. Mesela akşam yemeğinde yumurta olmuyordu. Annem ise her sabah beni ve kardeşimi okula göndermek için erkenden uyandırırdı. Bazı günler uyanmaya beş dakika kala yatakta şekerleme yaparken bir yandan neden okulların sabah erken vakitte açıldığını sorgular, ben annem babam ve ilkokula henüz başlamış kardeşim dahil bunca insanın erken saatlerde zebani gibi uyanmak zorunda kalmasına kızardım. Tüm işler daha geç bir saatte başlayıp daha geç saatlerde bitebilir ve böylece herkes uykusunu alır diye fikirler üretirdim. Fakat tüm bu melankolik isyanım hiçbir sonuç vermez ve  kendimi henüz haylazlık yapamayacak kadar uykulu gözlerle aval aval tahtaya baktığım günün ilk dersinde bulurdum. Durmuş öğretmenimizin ödevleri kontrol etme alışkanlığı bazen sönüp bazen coşardı. Dün gece ödevimi yapmayı unuttuğumu ve bu sabah öğretmenimizin sıraları tek tek gezerek defter kontrolü yapacağını okula varmadan biraz önce hatırlamıştım. Bazense tüm bu telaşımla ve arkadaşımın içinden susam çıkan sayfa kenarları buruşmuş defterinden bakarak alelacele kendi defterime ödevleri kopya etmeme rağmen ödev kontrolü yapılmazdı. Ön sırada oturan Gözde çok çalışkan bir öğrenciydi. Çoğu zaman öğretmen onu tahtaya kaldırıp çözdüğü problemden sonra aferin der ve sınıfın önünde onun gururunu okşardı. Tüm bu davranışlara tanık olmak bizim boş bir teneke olduğumuzu, Gözdeninse süper zeka olduğu izlenimini uyandırıyor, çocuk aklımız bu olayı böyle algılıyordu. Fakat biz de üç işçinin onbeş günde yaptığı bir işi kırkbeş günde tamamlayan ve arkadaşı tek başına kırkbeş gün boyunca çalışmasına rağmen sırf probleme uysun diye yan gelip yatan, emekçinin emekçiyi vurduğu işçilerle alakalı problemleri veya havuz problemlerini (bir insanın havuzla ne problemi olabilirse artık...) çözüyorduk ama hiçbir zaman Gözde gibi olamıyorduk. Olamıyorduk da olamıyorduk, mıyorduk. Dayak atmayı seven öğretmenlerimiz vardı. O zamanlar eğitimin ayrılmaz bir parçasıydı dayak. Bazı hocalarımız ağaçtan kopardıkları kalın bir çalıyla(öğrenci dövmek için) okula geliyordu. Oysa matematik öğretmenimiz Korkut beyin öğrenci dövmek için hiçbir yardımcı aparata ihtiyacı yoktu. Tıpkı balıkların yüzmek için yüzgeçlere sahip olması gibi Korkut hoca öğrenci dövmek için doğuştan donanımlı yaratılmıştı. Veyahut ataları sudan çıktıktan sonra yüzyıllar boyunca öğrenci dövdüğü için o da bu yönüyle evrilmişti. Boylu, poslu, kilolu, kodummuoturtur cinsten olan hocamız, bazen kulak çeker bazen yumruk atar bazen de spontane bir biçimde gönlünden ne koparsa ayağının ucuyla tekme atarak öğrencilerini eğitmeye çalışırdı.***Ama hiçbiri coğrafya hocamız Ekrem beyin yerini tutamaz. Çünkü elindeki özel yapım deyneğinin bir ucunda, döverken bile coğrafya tadı veren küçük bir yer küre vardı. Bu deynek ile hem öğrenci döver hem de tahtaya vurarak dikkatimizi çekerdi. Bazense dayak yiyen arkadaşlarına güldüğü için dayak yiyenler olurdu. Bunu dayağın adaleti olarak algılıyorum. Gülme komşuna gelir başına. Oysa öğretmeninden dayak yemesine rağmen hala gülmeye devam edenler de vardı. Kimi zamanlar ensesine şaplağı yiyen bir öğrenci araba farı görmüş tavşan gibi öylece sabit dümdüz tahtaya bakıyordu. Biraz gururlu ve mağrur olan bu bakışlar muhtemelen aynı hatayı bir daha tekrar etmeyecek efendi bir öğrencinin tavrıydı. *** Ufolar var mı hocam, diyerek din kültürü ve ahlak bilgisi hocamıza sorduğumuz bu saçma sapan soruya hiçbir zaman net bir cevap alamazdık. Fakat öğretmen masasının üstünde uygulamalı namaz kılma rol-playlerine katıldığım için sözlümü yüksek vermişti. Bununla birlikte yazılıda Ettehiyyatü duasını sıranın altına koyduğum kitaptan kopya çekerek yazdığımı görmesine rağmen yine de buna kızmayan din kültürü öğretmenimizin tüm bu iyimser kabül çizgisi bize olan sevgisinden ve öğrenme eyleminin kopya çekerek dahi olsa gerçekleşmesini görme isteğinden geliyordu. Öte yandan öğretmenimiz ders anlatırken kalemimizi traşlamak için dersin içinde çöp kutusunun yanına giderek orada iki üç kişilik gruplar oluşturup sohbet ederdik ve Durmuş öğretmen bunu anlayınca grubu dağıtırdı. *** Gerek online eğitimin verdiği yalnızlık duygusuyla gerekse artık hababam sınıfı havasını kaybeden okul ortamları sebebiyle günümüz eğitim öğretimi eski samimiyetini yitirdi. Öğretmen ders veren değil öğrenciden, veliden, müdürden, müdür yardımcısından ve patrondan ders alan taraf oldu. Hatta hiçbir eğitimi olmayan insanların dahi  “öğretmen misin, yazıık sizi de devlete atamıyorlar” diye can sıkıcı geyiklerine maruz kaldık. Ayrıca ‘ben çocuğumu ezdirmeyeceğim, benim evladım ortalığın anasınısatacak’ diyen veliler şimdi yirmili yaşlara gelmiş çocuklarına laf dinletemiyorlar. Tüm bunların sonucunda eğitim sisteminde sürekli değişiklik yapmanın lüzumsuz olduğunu aynı zamanda okulların Türk kültürünün bir parçası olan büyüğe, küçüğe ve öğretmene saygı ilkesini önemle barındırması gerektiğini düşünüyorum. Netice itibariyle ufukta deliren bir nesil görünüyor. Öğretmenlerin işi zor. Bu haftalık bu kadar. Sağlıkla kalın.