Bugün, 28 Ekim 2020 Çarşamba


Yazarın Diğer Yazıları


Muhammet SAĞLAM


BİR OPORTÜNİST VAKASI

Madde aleminin bir su gibi akıcılığı ve sel gibi yıkıcılığının şuurunda olan her mefkure adamı hakikati mananın sırrında arar.


Madde aleminin bir su gibi akıcılığı ve sel gibi yıkıcılığının şuurunda olan her mefkure adamı hakikati mananın sırrında arar. Maddeciler ise bir sırrın varlığından ziyade bilgeliğin zirvesinde olduğu hissiyatındadır. Esasında bu kimseler –ci, -cu gibi yapım eklerini bir arayışın veya tefekkürün neticesinde değil toplum hayatının seyrüseferinde menfi etkileşimler neticesinde kazanır. Yani ortada efkâr kökünden türeyen “fikir” kelimesine dair bir bulgu yoktur. Fikrin olmadığı yerde hayat bulan birçok hüviyet ve hastalık da malumunuzdur diye umuyorum.
      Toplumların ekseriyetinde böyle bir durumun varlığı kaçınılmazdır. Sokrates’ten beri böyle bir toplumsal ikilem vardır.  Ekseriyete dahil olmayan toplumlarda ise bir Sokrates yoktur ki bu durum daha korkunçtur. (Burada Sokrates’ten kasıt, bildiğim tek şey hiçbir şey bilmediğimdir düsturunda olan ve düşünmeyi refleks olarak değil bilinçli bir eylem olarak yapan insanlardır.) Neyse, uzatmadan mevzuya geçelim, bu tür cümlelerden sıkılan ve yazıyı okumayı terk eden insanların sayısının epey fazla olduğunu biliyorum.
    Geçtiğimiz haftalarda, bir köy bakkalında sohbet ederken (Ordu’da fındık vaktinde bu epey popüler bir eylemdir, köyün sosyalleşme ortamı bakkallar, cami ve kahvehanelerdir.) mevzu yine, benim ülkücülüğüm ve ülkücü hareketin misyonuna sıçradı. Bu ani sıçramalar genelde olur. Geçmişte çokça yaşanan bu sohbetlerden özellikle de bunu yazma sebebim sohbetin köyde yaşayan bir insanla geçmesi (hemen hepsi en fazla 80 yıl önce köyden kente göç etmiş ve bu göç neticesinde şehirli olduğunu zanneden ama tipik kasabalı haleti ruhiyesine ve kafasına sahip olan tipik oportünist insanların ne dediğinin zaten bir kıymeti yok.) ve Türk köylüsünün modernizm karşısında yediği darbelerin daha gözle görünür ortaya konmasına ufak bir katkı sunmak.
     Köyde bakkal açarak modern sanayi endüstrisinin seri ürettiği malları, minimalist bir felsefeyle aslında bu mallara hiç ihtiyacı olmayan lakin kapitalist dünyanın ihtişamı karşısında ihtiyaçlar hiyerarşisini ve ihtiyaç algısını değiştiren köylülere satarak kapitalizmin bizim köydeki ileri karakollarından biri haline gelen bakkalcı genç, “ Bu ülkücülük dediğin şey ne, senin zorun ne de bu işlere girdin?” minvalli, takdir ettiğim sorgulama cümleleri kurdu. Sözlerimin kendinde ne kadar tesirsiz olacağını bilsem de ülkücü hareketin idealizmini ve dünya tasavvurunu demogojik unsurlarla süsleyerek birkaç saat üşenmeden anlattım. “Biz köyde sürekli çalıştığımız için düşünmeye, böyle işlerle uğraşmaya vaktimiz kalmıyor.” dedi. Ben de Antik Yunan’da soyluların çalışması ayıp sayıldığından felsefenin ilk burada doğduğu ve geliştiğini söyleyerek bu tespitinden dolayı kendisini tebrik ettim. “Anadolu irfanı” stoğu hala tükenmemiş demek ki.
      Bu kardeşimiz lisede okurken teşkilattan bazı arkadaşlarımız ocağa davet etmiş ve bir sorunu olduğunda yardımcı olabileceklerini söylemişler. O da “Benim olsa olsa para sorunum olur, bana para verecek misiniz? Vermeyeceksiniz. O zaman ben niye sizin ocağınıza geleyim.” dedi. Ben de zaten ülkücü hareketin kimsenin maddi varlığına ihtiyacı olmadığını belirterek mevzuyu daha fazla uzatmadım. Finali de “Cemal emmimi de kovdular, fındık da daha para etmez.” cümlesiyle yaptı. Oportünist bir kitlenin tahakkümündeki “demokratik” Türkiye siyasetine rağmen dimdik ayakta duran ve muazzam bir idealizmin tezahürü olan ülkücü hareket, varlığındaki kudreti de maddenin karşısına koyduğu güçlü manada bulmaktadır.
     Dokuz Işık’ın Köycülük maddesinin bugün ne denli geçerli olduğu da ayrıca düşünülmesi gereken bir konudur. Düşünelim…